Ad Soyad :
Telefon :
E-mail :
Konu :
Mesaj :
90
PDD
0507 921 33 90
Hoşgeldiniz Bugün ;
23 Eylül 2017
Untitled Document

PROBLEMLERİN PERDE ARKASI (farkındalık üzerine)

12.02.2015

PROBLEMLERİN PERDE ARKASI (farkındalık üzerine)

PROBLEMLERİN PERDE ARKASI

Bu yazıyı yazarken amacım, bilinenleri tekrardan daha çok yeni şeyler söyleyebilmek ve çocuklarla veya yetişkinlerle yapılan danışmanlıkta karşımıza çıkan temel problemler üzerinde farkındalık oluşturmak. Örneğin biz öğrencilerde “amaç yokluğu” ile karşılaşmadık. Ya öğrencinin amacı ile velilerin amacı uyuşmuyordu ya da amaca ulaşma yolunda birçok kez başarısızlıkla karşılaşan öğrenciler öğrenilmiş çaresizlik yaşıyordu. Özellikle ikinci durumu yaşayan öğrencinin bu çaresizliği, tembellik, isteksizlik, özgüven eksikliği gibi çeşitli kelimelerle etiketleniyor. Bu etiketlemeden sonra da etiketin söylediği ne ise ona çözüm aranıyor. Doğal olarak gerçek sebepler görülemediğinden kronikleşen problemler daha “büyük” kelimelerle etiketleniyor ve suçlu bulunuyor: “Bu çocuk adam olmaz” 

İşte tam bu noktada öğrencilerin, okul-ev-sosyal çevre üçgeninde daha başarılı ve daha mutlu olmalarını sağlamak için ortadan kaldırılmaları gereken problemler neler bugün bunlara bir göz atalım.
Öğrenilmiş Çaresizlik 
1965’in başlarında, Martin E. P. Seligman meslektaşlarıyla birlikte, öğrenme ile korku arasındaki ilişkiyi incelemek üzere, köpekler üzerinde Pavlov’un şartlı refleks deneyini yaparken tesadüfen beklenmedik bir fenomen keşfetti. Bir köpeğe yiyecek gösterildiğinde köpek tükürük salgılama eğilimindedir. Pavlov, yiyeceğin gösterilmesiyle zil çalınması işlemini defalarca tekrarlayarak, köpeklere, bir refleks davranışı, o refleks davranışın doğal uyarıcı dışında bir şeye, zil sesine de göstermelerini öğretti. Bundan sonrası zili çalıp köpeğin salya salgılamasını izlemekten ibaretti.
Seligman deneyinde, daha önce herhangi bir deneye tabi tutulmamış 24 tane köpek aldı ve onları üç gruba ayırdı. Birinci gruptaki köpeklere “kaçış grubu” adını verdi, beyaz bir kabinin içerisine yerleştirilmiş bir hamağa sarmalanmış bir halde yatarlarken, arka ayaklarından 500 voltluk zararsız bir elektrik şoku uyguladı. Bu gruptaki köpekler kabinde kafalarının bir yanında bulunan paneldeki bir düğmeye basarak şoku kesme imkânına sahiptiler. Eğer 30 saniye içinde düğmeye basılamazsa şok kendiliğinden kesiliyordu. Bu köpekler düğmeye basmayı hızla öğrendiler ve gittikçe daha kısa sürede düğmeye basmayı başardılar.

İkinci gruba “boyunduruk grubu” adını verdi ve bunlar “kaçış grubu” ile aynı şartlar altında şoka maruz bırakılıyorlardı. Ancak bu köpekler düğmeye bassalar bile şok kesilmiyordu. Bu köpeklere uygulanan şok süresi kaçış grubundaki bir köpeğe uygulanan kadardı. Böylece kaçış ve boyunduruk grubu aynı sürelerde şoka maruz kalıyorlardı. Ancak boyunduruk grubu, panele bassa bile şok kesilmediği için 30 denemeden sonra, paneldeki düğmeye basmaktan vazgeçiyordu.

Üçüncü gruptaki köpekler ise kontrol grubuydu ve herhangi bir şoka maruz kalmıyorlardı.

24 saat sonra tüm köpekleri kısa bir çitle iki bölmeye ayrılmış kapalı bir alana götürdüler. Köpeklere 10 kez şok veriliyor ve köpeklerin bu 10 denemenin birinde duvarın üstünden karşı tarafa atlayarak şoktan kurtulacakları umuluyordu. 

Kaçış grubu ve kontrol grubu kurtulmada hemen hemen aynı başarıyı gösterirken, “boyunduruk grubu” diğer gruplardan önemli ölçüde farklılık gösterdi. Bu gruptaki 8 köpeğin 6’sı 10 denemeden sonra bile duvarın üzerinden atlayıp şoktan kurtulamadı. 

Bir hafta sonra ise bu 8 köpeğin 5’i hala 10 denemenin herhangi birinde karşıya atlamayı beceremiyordu. Bu gruptaki köpeklerin %75’i neredeyse karşıya hiç atlayamıyor, %62.5’i ise yedi gün geçmesine rağmen hala başarısızlıklarını sürdürüyorlardı. 

Deneyin sonuçları tuhaf bir biçimde ikinci gruptaki köpeklerin, çaresiz olmayı öğrendiklerine işaret ediyordu. 

Seligman ve arkadaşları tarafından ortaya atılan Öğrenilmiş Çaresizlik kavramı, hayvan veya insanlarda, başlarına gelen şeyler üzerinde hiçbir denetimleri olmadığını gördükleri zaman ortaya çıkan apati durumunu ifade etmektedir. 

Öğrenilmiş çaresizlik, kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısız deneme yaptıktan sonra, hiçbir şeyin değişmeyeceği, olayların kendi kontrolünde olmadığı sonucuna ulaşarak, o konuda bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir. Geçmişteki kötü deneyimlerden çıkarılan olumsuz şartlanmaların bugünkü davranışları belirlemesidir. Daha önceki başarısız denemelerde karşılaşılan başarısız sonuçları, kendini sınırlayacak şekilde yanlış yorumlamadır.

Bu deneyden de anlaşılacağı üzere kontrol kaybı yaşayan bireyin, motivasyon, duygu ve biliş düzeylerinde çeşitli sonuçları olduğuna işaret etmektedir. Örneğin;
 Motivasyonel düzeyde: Kişinin çevreyi kontrol isteği yok olmakta, kişi pasifliğe düşmektedir.
 Duygusal düzeyde: Kontrol kaybı, umutsuzluk, depresyon gibi olgulara yol açmaktadır.
 Bilişsel düzeyde: İnsan, eylemleri ile eylemlerinin sonuçları arasında bağ kuramamaktadır. Ne yaptığında ne olacağını öngörememektedir. 
Öğrenilmiş Çaresizlik Teorisi daha sonra his ve duygu yokluğu olarak tanımlanan depresyonu açıklayan bir model şeklinde insan davranışlarını da içine alacak tarzda genişletildi. Fakat ardından araştırmacılar birçok kötü yaşam deneyiminden sonra bile depresyona girmeyen insanlar gibi, öğrenilmiş çaresizliğin de açıklayamadığı istisnalar bulmaya başladılar. Seligman depresyondaki insanların, kötü olaylar hakkında depresyonda olmayanlardan daha kötümser olduklarını keşfetti. O, bu düşünceyi, “Attribution Theory” (Kaynağına Bakma Teorisi)’nden ödünç aldığı “Açıklayıcı Tarz” olarak adlandırdı.
Örneğin, bir matematik sınavından çok kötü not alan bir öğrenci bunun nedenini şöyle açıklayabilir: (Açıklama tarzları genellikle ana-babadan öğrenilir.)
1. Ben aptalım. 
2. Matematiğim pekiyi değil. 
3. Çok şanssızdım, sınav benim uğursuz günümde yapılmıştı. 
4. Matematik hocası bana takmış durumda. 
5. Matematik hocası, notu cebinden veriyor sanki. 
6. O gün hastaydım. 
7. Matematik hocası bu kez özellikle zor sormuş. 
8. Çalışmaya vaktim yoktu.
9. Hoca sınıf ortalamasına göre not veriyormuş.

Bu açıklamalarda ebeveynler çoğu zaman fark etmese de kişiyi belli inanç ve davranış kalıplarının içine hapseder. Öyle ki;
 Kişi başarısızlığı kişiselleştirir. “Ben başarısızım” gibi.
 Kişi bir alandaki yenilgiyi hayatın her alanına yayarak genelleştirir. “Her işi elime, yüzüme bulaştırdım” gibi.
 Kişi hiçbir eylemde bulunmaz, atalete düşer. “Nasıl olsa sonuç değişmeyecek.” gibi. 


Öğrenilmiş çaresizlik teorisine yönelik eleştiriler, teorinin kişinin bilişsel kapasitesini dikkate almayıp özellikle duruma ağırlık vermesi hususunda odaklaşmıştır. Teorinin bu eleştirileri dikkate alan yeni versiyonuna göre, belirli bir durumun kontrol edilemezliğinin birey tarafından algılanması yeterli değildir.

Bireyin, söz konusu durumun olağan dışılığını açıklamak için oluşturduğu atıflar önemlidir. Atıflar kişisel veya değil, eylemsizlik veya eylemlilik hali, genel veya özel olabilir. Atıfların kişisel, eylemsizlik ve genel olması halinde, öğrenilmiş çaresizlik duygusu daha güçlü olmakta ve gelecek durumlara yansıtılmaktadır.

Kısacası düşündüğümüz şeyler, davranışlarımızı belirler. Ve biz kelimelerle düşünürüz...


Kelimelerin Gücü/ Etiketlemek


“Başlangıçta kelimelerle büyü aynı şeydi ve hatta kelimeler, bugün de aynı sihirli gücü sürdürmektedir. Kelimeler aracılığıyla herhangi birini dünyanın en mutlu veya en kederli insanı haline geti-rebiliriz. Öğretmen öğrencilerine en değerli bilgileri kelimeler aracılığıyla aktarır. Hatibin izleyenlerini sürükleyip götürmesi kelimelerle mümkündür. Her zaman ve her yerde kararlarımızı, yargılarımızı, inançlarımızı belirleyen ve etkileyen yine o kelimelerdir. 

İnsanlık tarihi içinde gerek olumsuz gerekse olumlu anlamda tüm gerçekleştirilenler dilin kullanımını kapsar. İnsan olarak bizler dili iki şekilde kullanırız. İlki deneyimlerimizi temsil etmek içindir ve biz bunu düşünme, hayal etme, anlamlandırma diye adlandırırız... Dili deneyimlerimizi temsil etmek için kullanarak yaratığımız dünya modeli dünyayı algılama biçimimize dayanır. Algılamamız ise kısmen temsillerimiz veya modellerimizce belirlenir... Dilin ikinci kullanım şekli ise dünya modellerimiz hakkında birbirimizle iletişim kurmak içindir. Dilin iletişim kurmak amacıyla kullanılmasına da konuşma, tartışma, yazma, hatta şarkı dinleriz...” Sigmund Freud

“Doğru kelime en önemli araçtır. Yoğun bir doğruluğa sahip o kelimelerle karşılaştığımızda, ortaya çıkan sonuç hem fiziksel hem de ruhsal olur, elektrik gibi de anidir.” Mark Twain

Tarihe yön veren liderlere baktığınızda birçok özellilerinin yanı sıra kelimeleri çok iyi kullandıklarını fark edersiniz. Öyle ki kelimelerin içlerinde taşıdıkları o büyük gücü kullanarak duygularımızı değiştirmişler ve bizi kendi amaçlarına inandırarak aslında tarihin akışını belirlemişlerdir. Kelimelerin bu olağanüstü gücüne şahitlik etmek için çok uzaklara gitmeye de gerek yok. Türk tarihine baktığınız zaman bu gücün zirvede yer alan örneklerini görebilirsiniz: Alpaslan’ın Malazgirt Ovası’nda Bizans Ordusunu hezimete uğratmadan önceki konuşmasına bakın. Ya da Halide Edip Adıvar Hanımefendi’nin Sultanahmet Mitingi’ndeki konuşması veya Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün konuşmaları... Bu konuşmalarda kullanılan kelimeler sadece duygu yaratmakla kalmamış aynı zamanda eylem yaratmışlardır. Yaratılan eylemlerden de tarihin kayıt altına aldığı sonuçlar ortaya çıkmıştır.

Bununla birlikte birçok insan, aynı kelimeleri kendimizi duygusal açıdan harekete geçirmek için kullandığımızı fark etmez bile... Oysa kullandığımız kelimelerle önce şimdi’mizi anlamlandırarak kişisel tarihimizi yaratıyoruz, sonra buna bağlı olarak da geleceğimizi... Deneyimlerimizi ifade etmekte kullandığımız olumlu ve güçlü kelimeler güçlü duygular yaratırken bizi sınırlayan olumsuz ve zayıflatıcı kelimeler ise hızlı bir çöküş yaratır. Kendimize kendimizi ifade etmek için seçtiğimiz kelimeler, diğerlerinin bizi ifade etmek için seçtiği kelimelerden daha yaralayıcı olabilir ya da daha motive edici... Yani kısaca söylemek gerekirse alışkanlıkla seçtiğimiz bu kelimelerle yaptığımız içsel konuşmalar yaşadığımız deneyimlerimizi de etkilemektedir. Aldous Huxley’in dediği gibi “kelimeler, tecrübelerimizi dizdiğimiz ipliktir”.

Bir zamanlar kurbağalar arasında bir yarış düzenlenmiş. Hedef bir kulenin en yüksek noktasına ulaşmakmış. Birçok kurbağa bu yarışı izlemek ve yarışmacılara destek vermek için toplanmışlar. Ve yarış başlamış. 

Bir süre sonra seyirciler kulenin en yüksek noktasına erişilemeyeceğine inanmışlar ve şöyle demeye başlamışlar: 
“Ne acı! Başaramayacaklar!” 

Yarışın zorluğu ve bu sözler yarışmacıları etkilemiş. Pes etmeye, yarışı bırakmaya başlamışlar. Sonunda biri hariç hepsi yarışı bırakmış. Sonunda yalnız kalan ve inanılmaz bir mücadele veren kurbağa kulenin en tepesine varmayı başarmış. Kurbağa aşağıya iner inmez diğerleri etrafını sararak nasıl başardığını sormuşlar.
Ve anlamışlar ki o sağır... 

Ve insan bazen sadece etrafındakilere değil, kendine de sağır olabilmelidir, özellikle negatif iç konuşmalarına... 

Örnek 1
Afrika’da Gana isimli ülkede Ashanti adıyla bilinen bir aşiret ilginç bir geleneği var. Çarşamba günü doğan çocuklara Quwaku ismi veriliyor. Bu isim “saldırgan” anlamına geliyor. Çocuklara sürekli olarak bu isimle hitap ediliyor. Quwaku gel, quwaku git. Yani saldırgan gel, saldırgan git... Sürekli olarak çocuklara saldırgan diye hitap ediliyor.

Gana’da suçlu profili çıkarmak için yapılan bir araştırmada şu çarpıcı sonuca ulaşılıyor: Bu ülkede işlenen suçların % 50’ den fazlası çarşamba günü doğan, Quwaku isimli çocuklar tarafından işleniyor. Bu araştırma sonrası bu ismin konması kanunen yasaklanıyor.

Örnek 2
G-8 ülkelerinde bir grup psikolog tarafından ilginç bir araştırma yapılıyor. Araştırmanın konusu, bu ülkelerde yetişen çocukların 18 yaşına gelene kadar kaç defa “yapamazsın”, “başaramasın”, “beceriksizsin” gibi ithamlarla karşılaştıkları idi. Çalışma sonunda bu çocukların 148 bin defa bu sözcüklerle karşılaştıkları tespit edilmiştir. Bizim ülkemizde bu sayı kaç olabilir? Ve acaba etkileri karşımıza nasıl ve ne şekillerde çıkmaktadır? 

Örnek 3
Berkeley California Üniversitesi matematik bölümü öğrencisiydim. Her zamanki gibi sınıfa geç girdim. Tahtadaki iki soruyu ev ödevi sanarak defterime geçirdim. O akşam soruların üzerinde çalışırken bunun şimdiye kadar profesörün verdiği en zor ödev olduğunu gördüm. 

Her gece başaramasam da sırayla her iki problemin üzerinde saatlerce çalıştım. İnat etmiştim. Yine bir gece çalışırken beynimde bir şimşek çaktı. Her iki problemi birden çözdüm. Ertesi gün cevapları okula götürdüm. Profesör masanın üzerine bırakmamı söyledi. Masanın üzerinde kâğıttan bir tepe oluşmuştu. Benim kâğıdımın bunların arasında kaynayacağını düşünüp bir sıraya düzgünce oturdum.

Altı hafta sonra bir Pazar sabahı kapımın vurulması ile uyandım. Kapıda profesörü görünce dondum kaldım.

“George, George” diye bağırıyordu, “problemi çözmüşsün.” 

“Tabi ki” diye cevap verdim, “çözmem gerekmiyor muydu hocam?”

Profesör tahtaya yazılmış olan o iki problemin ev ödevi olmadığını, dünyanın önde gelen matematikçilerinin şimdiye kadar çözememiş oldukları iki ünlü problem olduğunu açıkladı. Birkaç gün içinde ikisini birden çözebildiğime inanamıyordu. Eğer birisi bana onların iki ünlü çözülememiş problem olduğunu söyleseydi, sanırım onları çözmeyi denemezdim bile. George Dantzig 

Parçalar
Bazen kendinizi veya çevrenizdeki insanları şu şekilde konuşurken yakalamış olabilirsiniz: “Bir taraftan şu işi tamamlamak istiyorum, diğer taraftan ise miskin miskin yatmak istiyorum.” “Aslında sonra pişman oluyorum ama sanki o anda bunları söyleyen/yapan ben değilim...” “Arkadaşlarla eğlenirken bile derslerimi çalışmadığıma dair bir üzüntü kaplıyor içimi...” v.s. Freud her ne kadar kişiliği üçe (id, ego, süper ego) ayırmış ise de aslında hepimiz çok daha fazla parçadan/taraftan/yandan oluşmuş bütünleriz. Ya da kişiliğimizin birçok alt kişilikleri vardır da denebilir. Ve bunlar yukarıdaki örneklerde olduğu gibi çatışma halinde olabilirler. İçerde yaşanan bu çatışma kişiyi başarısızlığa ve mutsuzluğa götürebilir. Örneğin, ders çalışamadığı için samimi gözyaşları döken bir öğrenci, ardından arkadaşları ile eğlenmeye gidebilir ve bu böylece devam eder gider. 

Söz konusu bu parçaların hepsi birbirinin farkındadır. Ama önce genel hatlarıyla da olsa parçaların özelliklerini kısaca sıralayalım: 

1. Parçalar bilinçaltının bir amacı/niyeti ve bir fonksiyonu/davranışı olan bölümleridir.
2. İşlevsel olarak geri kalan bütün parçalardan ayrıdırlar. 
3. Çoğunlukla, ikincil kişilikleri/modellenmiş olan önemli yakınları temsil ederler.
4. Sıklıkla, kendi değerleri ve inanç sistemleri vardır.
5. Bazıları, sistemin bakımından ve işleyişinden sorumlu olduklarını düşünürler.
6. Önemli duygusal olaylar sonucu doğarlar. 
7. Bireyin aykırılıklarının kaynağı, parçalardır. 

8. Uyumsuzluk çoğu zaman amaç/niyetle, fonksiyon/davranışın farklı olmasından kaynaklanır. 
9. Bir parçanın genellikle görünmeyen bir tarafı, madalyonun öbür yüzü, yani bir ikinci benliği vardır.

Kişi ne kadar çok bu parçalarının farkındaysa yaşadığı çatışmaları çözebilme becerisi de o yönde artar. özellikle de parçaların çatışmasını karar alma aşamasında sıklıkla yaşarız bu durumdan kurtulmanın ve parçalar arasındaki uyumun en etkili yolu da temelde motivasyon kaynağımıza ulaşmak niyetimizin farkında olmak ve nereye gideceğimize yani hedef/amaç noktasında ne istediğimizin bilincinde olmaktan geçer.

Farkındalıklı günler dilerim.